ORHAN BURİAN'IN DÜŞÜNCE DÜNYASI*
Ayten ŞAN
İstanbul, 25.12.2002
ÖZET
Bu yazıda, Türkiye aydınlanmasının önemli adlarından olan Orhan Burian'ın düşünce dünyası ile ilgili açıklamalar yer almaktadır. Eşitlik ve özgürlükten yana yürekli bir düşünce insanıdır Orhan Burian. İnsan ve toplum O'nu yakından ilgilendirir. Denemeler ve Eleştiriler kitabında hümanizmanın insanı yeniden bulma anlamına geldiğini, tarihin akışı içinde geçmiş bir dönem olarak algılanmaması gerektiğini ve hümanizmanın her çağda olacağını vurgular. Avrupa ile Türkiye arasında önemli nicelik ayrılıkları vardır. Onun için Türkiye hümanist düşünüşe içinde bulunduğu koşulların gerektirdiği biçimde ulaşmalıdır. Orhan Burian iyi bir gözlemci, gerçekçi bir düşünürdür. Üniversite hocalığını bir bilim işçiliği olarak nitelendirmektedir. 1947 Mart olayları sırasında zamanın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye bütün duyarlığı ile bir mektup yazar. Bu mektup O'nun toplumsal sorumluğunun boyutlarını ortaya koymaktadır. Türkiye'ye özgü görüşlerini "Bencillik Hastalığımız" başlıklı yazısında bütün açık yürekliliği ' ile ortaya koyar. Avrupa aydınlanma devrimi Rönesans'ın nasıl bir gereksinimden doğduğunu ve geliştiğini anlatır. O'na göre Atatürk Asya'nın Rönesans'ıdır. Akılcılık, nesnellik, insan sevgisi, bilgelik ve alçakgönüllülük Orhan Burian'ın düşünce dünyasının en belirgin özellikleridir.
Orhan Burian'ın düşünce dünyası ile tanışmaya hazırlanırken, O'nun yakın arkadaşı olduğunu bildiğim Vedat Günyol'la görüşmemin iyi bir başlangıç olacağını düşündüm. Görüşme isteğimi içtenlikle kabul eden Vedat Günyol, söyleşimizin başında, O'nun için; "Benim en iyi arkadaşımdı, bir daha hiç O'nun gibi bir arkadaşım olmadı, gerçek bir
Atatürkçüydü." diyerek Orhan Burian'a olan özlemini ve sevgisini ve Onunla olan düşünce arkadaşlığını dile getirdi. Birlikte oldukları yıllar içinde paylaştıkları düşüncelerin ne denli örtüştüğü Vedat Günyol'un her sözcüğünde duyumsanabiliyordu. Orhan Burian'ın düşünce dünyasının bu yakın tanığına 1952'de yazdığı bir mektubun alıntısından bazı satırların, O'nun düşüncelerinde, ne kadar içtenlikli olduğunu görmemize yetecektir. Bu içtenliğin yanı sıra, özgün düşünceli bir aydının ne denli yürekli olduğu da görülüyor. "Benim Dünyam" dediği yazdıklarında, Orhan Burian, olgunlaşma evresinin hem acılarını hem de kendine yönelik eleştirilerini düşünce arkadaşı Vedat Günyol'a yazdığı için belki de çok açık ve kendisine karşı oldukça acımasızdır. Şöyle diyor yazdıklarının bir yerinde, " ………..insanları sevmek, insanlar için çalışmak taahhüdüne girişmiş hissediyorum kendimi. Taahhüt ediyorum, çünkü doğrusu bu ya, bir türlü bütün gönlümle bu işe kendimi veremedim. Taahhüdün isabetine gönlüm ancak yarı yarıya kaildi. Hala bütün insanları sevmediğimin kendimden tamamen vazgeçemediğimin farkındayım." diyor ve şöyle devam ediyor; "Hiçbir duygu ve heyecan daimi değil; çoğu, iştahlar kadar süreksiz. Sürekli olan ancak aklın işleyişi. Yani, seviyoruz derken, kendimizi şöyle bir tahlil edecek olursak anlamak güç değil ki, ekseriya aklımız bizi ikaz ediyor: kendini gebertme!... Biliyorsun ya insanları, seviyorum dedin ya bir kere; haydi bakalım, tut sözünü, diyor......içimizde menfi kuvvetler, menfi arzu ve ihtiraslar tepindiği halde, bunları dışarı göstermemek için var kuvvetimizle çalışıyoruz …….düşündüğüm nispette etrafla olan bağlarım birer birer kesiliyor. Bir ada halinde kalıyorum. Her kişinin de uyandığı Nispette tek başına olduğunu sanıyorum."
Bilinçlendikçe yalnızlaşmanın anlatımını şöyle sürdürüyor Orhan Burian, "Bilmem, halimizi anlatmak için, sulardan yükselen arazi imajını kullanabilir miyim? ………Cemiyetler tarihlerinin bir seviyesinde bu denizin altında oldukları gibi, fertler de muayyen bir şuur seviyesini bulmadıkça, bu suya gömülüdür: Sonra ne oluyor? Sular çekiliyor; fakat kara yükselmeye başlıyor…...... ve bir kere suyun yüzüne çıkan için yalnızlık artık kaçınılmaz nasip. Dininki de dâhil olmak üzere her türlü imparatorluk ideolojisi bütün kara parçalarını tekrar suya boğmaya çalışmıştır, çalışacaktır da. Ama içten iten kuvvet geciktirilirse de, önü alınmaz bir kuvvet bizi birer birer su üstüne çıkarıp tek başımıza bırakıyor. Yok, bırakıyor demek yanlış, çünkü günden güne kendimde daha çok başkalıklar fark ediyorum. Ada sathım artıyor. Diğer insanlarla eşliğime engel olan vasıflarım artıp büyüyor. Bu vaziyette ne yapılabilir? Dehşete düşüp, eski yeni bir dine sarılarak onu yorgan gibi üste çekip şuur uykuya yatırılabilir. Yahut bu ayrılık trajedisini ifade kudretine sahip isen sanatkâr olursun. Yahut yalnızlığını kura kura deli olursun." O'nun düşünce dünyasının özgünlüğü bu duyarlı anlatımında özeleştiri ile birlikte kendini bulmaktadır.
Toplum yaşantısından da birey yaşantısından da her şeye rağmen umutludur Orhan Burian. Bilinç mutlaka bir gün oluşacaktır, ilimler buna çalışmaktadır. Önemli buluş aklın ve düşüncenin kapsamını anlamaktadır. Bu zor olayı, toplumlar bir asır, insanlar bir ömür içinde halledemiyor. Ben de halletmek gibi bir düşünceye kapılmayayım. Ve devam ediyor, "Bu yoldan düşünmekle nereye varmış oluyorum? İnsanın tarihi düşünülürse ebedi olamayacak, fakat şahsımın tarihinde sürüp gidecek görünen bir yalnızlığın varit olduğuna mı? Öyle olsun; ama bu yalnızlık acaba tesellisiz midir? Hayatta birkaç insan, bende, hiç olmazsa adadan adaya köprü atılabileceği ümidini doğurdu ve yaşatıyor." diyor. Bu cümleler O'nun iç dünyasını yoruma gerek kalmadan algılamamıza yetmektedir.
Üniversite hocalığını, "bilim işçiliği" olarak nitelendirir Orhan Burian.1947 Mart olayları sırasında zamanın Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'ye yazıp yolladığı mektup, O'nun toplumsal çalkantılar karşınında bir bilim işçisi olarak ne kadar tarafsız ve ne kadar duyarlı olduğunu göstermektedir.
Bu mektubu yorumsuz ve kesintisiz olarak yeniden okumak, O'nun güzelliklerle dolu düşünce dünyasını bir başka yönü ile tanımak olacaktır.
"Çok Sayın Cumhurbaşkanı;
Ankara Üniversitesi'nin bir takım öğrencileri son günlerde gazetelere yazmak, gazeteler çıkarmak ve sonunda toplanıp üniversitenin camlarını kırarak rektörü bir takım taahhütlerde bulunmaya çağırmakla taşkınlıklarına yeni politik bir renk vermek yoluna gittiler. Bu olayı hepimizden daha etraflı ve derin olarak düşündüğünüz muhakkak olan şu sırada üniversitenin tamamen tarafsız bir öğretmeninin içinde uyanan kaygı ve dileklere de ilgi göstermenizi rica ediyorum. Çünkü Türk üniversitesi bugün zorların en çetini karşısındadır; bunda yenilmesi onu - yani bütün düşünce işçilerini- giderilmez bir yılgınlığa düşürecektir.
Yeni Türk Devleti' ni kurarken onun yaşayıp gelişebilmesi için laikliği pek gerekli gören düşünüşle, yirmi yıl sonra bilim ve düşünce hayatı içinde aynı zorunluluğu kabul eden düşünüş herhalde birdi. Gelecek kuşaklan geçmiştekilerin körlüğünden, uyuşukluğundan kurtarmanın yollarını arayan düşünüştü. Türk üniversitelerinin bağımsızlığı düşüncesi, bunun için, aziz ve saygın oluyor. Yine bunun içindir ki, o düşünceyi bulandırmak isteyen her davranış üzüntü, hatta korku veriyor.
Son olaylar gönülleri de kafalan da bulandıran bu türlü davranışlardır. Gençlerin düşüncesi açıkça belli oluyor. Üniversitede komünist tanıdığımız öğretmenler var, bunlar atılmalı, diyorlar.
Gençlerin haklı ya da haksız olduklarını araştırmaya yer kalmadan asıl önemli sorun hemen kendini göstermektedir. Şöyle ki: Bu memleketin esenliğini sağlayan bir yasa ve adalet vardır. Bütün yurttaşlar o adalet karşısında davranışlarından sorumludurlar. Memleket hayatına zararı dokunacak her işin hesabını yasa sorar ve cezasını yasa verir. Yine bu memleketin düşünce esenliğini sağlayacak bir üniversitesi olduğu kabul edilmiştir. Bütün bilim ve düşünce adamları onun nizamları karşısında, bilim görüşünü kaybetmemekten sorumludur. Bu nizamlar, bilim onurunu kıran her düşüncenin hesabını sorar ve cezasını verir.
Eğer böyleyse, bizlerin, bir kere yurttaş olarak devletin yasaları, bir kere de hizmetinde olduğumuz bilim kurumunun nizamları önünde sorumluluğumuz -ve güvenliğimiz- sınırlandırılmıştır. Çalışmamız da ancak bu sorumluluk ve güvenliğimizi bilmekle yolunda ilerler. Devletin yasaları ve bilim kafasının gereklerine aykırı düşmeyen her eğilim üniversite içinde ve dışında kendini gösterebilir, üzerinde görüşülüp yazışılabilir. Ama bu eğilimlerin hepsi de kişisel ve cüzi şeylerdir, külli ve genel sayılmaz, saydırılamazlar. Her biri bir hayat görüşünün eseridir; kişinin gönlüne göre benimseyeceği bir iştir. Bunlara Türkiye' dede –en azından her demokraside olduğu kadar- yer bulunabilir. Durumun böyle olması beklenirken şimdi bir eğilim devletin yasalarından ve üniversitenin nizamlarından üstün gözükerek kendini düşünce dünyamıza kabul ettirmek kavgasına girişmiş oluyor. Biricik bilim yolu diye benimsenmeyi istiyor. Bu kavga için topladığı asker de, üniversitenin henüz kendilerine bilim düşüncesini aşılamaya yeni başladığı gençlerdir. Üniversitenin bilimsel onurunun bu gençlere sağduyu yolunu gösterecek kadar büyük olduğu elbet umulur. Ama umutların bazen gerçekleşemediğini kaygıyla düşünmekten kendimi alamıyorum.
Herhalde, Eflatun'un ideal bulacağı kadar iyi kurulmuş bir Yeniçeri örgütünün sırf güce dayanan bir keyfilik sonucunda nasıl kendi kendini yiyip bitirmiş oluşundan çıkan büyük ibret dersini kişisel eğilimlerini yasalaştırmak hevesindekilerin hepsine birden anlatacak güçte bir siz varsınız. Bunun için, olaylar karşısında bir Türk yurttaşı ve bir bilim işçisi olarak duyduğum kaygıları size açıyor, bütün politik eğilimler üstüne çıkarak memleket ve düşünce esenliğini birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak görecek tek kişisiniz diye dileklerimi size ulaştırıyorum. Nihayet, size yazıyorum, çünkü: Bu memleketin kurtuluşunu eğitime dayandıran özlü ve ömürlü politika ifadesini sizde buldu. Ancak düşünce özgürlüğü içinde memlekete ve insanlığa yararlı işler görebilecek olan üniversitenin, bu büyük buhran sırasında, sizin tarafsız hükmünüzle korunmaya ihtiyacı büyüktür. Bunanla beraber ben üniversite adına konuşuyor gözükmek istemem. Yalnız, onun bir işçisi olarak çalışmaya devam edebilmek için sizden yardım ve umut diliyorum. Bu umudun gücü içimizde sönmesin ki, yasa ve bilime saygıdan ayrılmadıkça düşünce ve söz özgürlüğüne sahip kalarak çalışabileceğimize inanalım; gençliği de, yılmaksızın, bu temel özgürlüklere inanla çalışan vicdanlı yurttaşlar olarak yetiştirelim.
Yardımınıza ermenin, güveninizi kazanmış olmak gibi bir şeref ve sorumluluğu olacağını idrak ettiğimi bildirerek mektubumu bitiriyorum.
Çok derin saygılarımla"
11 Mart 1947
Orhan Burian
Bu mektup O'nun toplumsal sorumluluğunun boyutlarını ortaya koymaktadır denebilir. Orhan Burian'ın düşünce dünyası, günümüzün gerçekleri ile oldukça örtüşen bir dünyadır. O'nun denemeleri eleştirileri okunduğu zaman güncelliğini hiç yitirmemiş saptamalarla karşı karşıya kaldığımızı görürüz.
İnsan ve toplum için öncelikli olan konularla ilgili düşüncelerinde nesnellik daima önde tuttuğu bir özelliktir. İnsan, çok önemlidir Orhan Burian için. Hümanizma ve Biz" başlıklı deneme yazısında hümanizmanın insanı yeniden bulma anlamına geldiğini anlatır. İnsanın kendine olan güveni ile Avrupa doğayı ve toplumu kilisenin etkisinden ayırarak laikleştirmiştir. O'na göre hümanizmayı ülkemiz için ele alırken, hümanizmanın bir düşünüş olduğunu ve bu düşünüşün doğmalardan kaçınma ve araştırıp deneme gibi iki ana niteliğinin bulunduğunu vurgulamaktadır. Hümanizmanın tarihin akışı içinde başlangıcı ve sonu olan geçmiş bir dönem olarak algılanması yanlıştır. Hümanizma her çağda olacaktır. Bizim ülkemizdeki düşünüş değişikliği kendi yaşam koşullarımızın ürünü olmalıdır. Bir tarih döneminin tekrarlanmasını yaşamamıza gerek yoktur. Çünkü hümanizmanın ortaya çıkış dönemi Avrupa’sı ile bugünün Türkiye’si arasında önemli nicelik ayrılıkları bulunmaktadır. Bu nedenle Türkiye, hümanist düşünüşe, içinde bulunduğu koşulların gerektirdiği biçimde ulaşacaktır. Tarihsel süreçteki kültürel birikimin araştırılması, anlaşılması ve ortaya konması ve bir bütün olarak kendimizi tanımamız gerekmektedir. Benliğin iki türlü kavranması kaçınılmazdır; Tarih içinde Türk olarak, geçmiş ve gelecekte insan olarak Orhan Burian'ın hümanist1iği ulusal benlikle bütünleşen bir evrensellik içermektedir. Avrupa’nın etkisiyle düşülen bir yanılgı vardır O'na göre bu da aklın her şeye olan üstünlüğünü kabul ederek, insanı gerçekte olduğundan çok daha güçlü sanmak yanılgısıdır. Oysa Avrupa ve klasikler bize, insanın aklına güvendiği ölçüde büyük işler başarmaya aday olduğunu ama insanın her zaman eksik, her zaman amaçlarından uzakta kalmaya tutsak, ama her zaman iyiye doğruya güzele erişmek üzere çaba gösteren bir varlık olduğunu göstermiştir.
Orhan Burian'ın "Değişiş Üzerine" başlıklı deneme yazısında, değişimin yaşamın özü olduğu ama insanın bunu kabullenmekte güçlük çektiği anlatılır. İnsanlar, kuramlar, yasalar ve yargılarla yaşamı bir tekdüzeliğe indirgemeye çalışmaktadırlar. Bütün gelenekler, toplum düzenleri ve ideolojilerde de tekdüzelik vardır. Birçok kavramın yargıda değiştiğini kabulleniriz de aynı anlayışı kendi yaşamımız söz konusu olduğunda gösteremeyiz, dar görüş kalıplarından kendimizi kurtaramayız. Değişimin yaşantımızın özü olduğunu anlamakta isteksiz olmamızın nedeni, bunun bizi her an tetikte, her an denemeye hazır duruma zorlamasıdır. Bu da sürekli bir çaba demektir. Yaşam devinimdir, değişimdir. Sağlık; bu değişimlerin büyük ayrılıklar, geniş aralıklar göstermemesindedir.
Orhan Burian'ın insan ve toplum olarak ülkemize yönelik gözlemlerini dile getirdiği "Bencillik Hastalığımız" başlıklı denemesinde O'nun ne kadar iyi bir gözlemci olduğu bir kez daha görülür. İnsan ve toplum olarak kurtulmak ve ilerlemek istiyorsak ilk önce iyi edilmesi gereken bir hastalığımızın, her yerde kendimizi öne çıkarmaya çalışan bencilliğimiz olduğunu anlatır. Bu saptamanın günümüz ortamı için de ne denli geçerli olduğunu söylemeye gerek var mı?
Her ulusun kendi insanlarına güvenli ve rahat bir yaşam sağlamak için yasalar, düzenler ve kurallar koyduğunu ve bu şekilde toplumsal bir düzen oluşturduğunu belirttikten sonra, işte biz böyle bir yaşayış düzenini gereğince bilip benimsemeyen insanlarız diyor Orhan Burian. Ve üyesi olduğumuz toplumun nasıl yaşadığını unutup kendimize göre bir takım kurallar ve düzenler koyar, etrafımızın da bunlara uymasını isteriz. O'na göre ülkenin iyiliği adına, toplumsal eğitimin temellerini yeniden ele almalı; sonra bütün yurttaşlarımızı uygun bir yöntemle bu eğitimin imbiğinden geçirmeliyiz.
Özgürlükten yanadır Orhan Burian ama en yakın düşünce arkadaşı Vedat Günyol'a yazdığı bir mektubunda " ……….Dünyada her şeyden çok özgürlüğü değil, adaleti seviyorum" der. Her insanın ekmeğinden ve barınağından emin olması O'nun önemli bir dileğidir. Sonra da insanların yeteneklerini geliştirme isteklerini, olanaklarından çok önce isteklerinin önemli olduğunu dile getirir.
İnsanlık tarihinin aydınlanma dönemi Rönesans (renaissance), Orhan Burian'ı yakından ilgilendiren bir olgudur. Bu konudaki düşüncelerini şöyle anlatır:
"........ Ortaçağ boyunca iki kurum, etrafını sömürüp yutarak insanlığın efendisi olmak istemişlerdir. Zaferi, bunların biri ulusların bütün haklarını çiğnemekte; öbürü, insan teklerinin bütün haklarını hiçe saymakta buluyorlardı. Bu iki kurum, imparatorluk ve kilisedir. Ama bu kurumların her ikisi de yasasızlık üzerine kuruldukları içindir ki, kararlılık bulamadılar; insanlığı saymadıkları içindir ki, güçten yoksun kaldılar. Bu iki kurumun gereksiz olduğu dahası zararlı olduğu anlaşılınca insanlık onları saymaktan ve dinlemekten uzaklaşmıştır. Rönesans, köhneyi atarak onun yerine yetkin i koyup, insana insanlığını ulusa milliyetini öğretmiştir. Kişisel bütünlükle birlikte milli bütünlük Rönesanssın büyük eseridir."
İnsan, din ve onun buyruğundaki skolâstik düşünce kıskacından kurtuldu, duygu ve düşünce özgürlüğüne kavuştu, kendini tanımayı kendine güvenmeyi bildi; öbür dünyanın gölgesinde kalmaktan çıkıp, yaşamın güzelliğini öğrendi.
" ………Doğu: ve özellikle İslam dünyası, bugüne kadar kendi Rönesanssına erememiş olmanın acısını çekmiştir ve çekmektedir." diyor. O'na göre Asya şaşkınlık ve sevinçle Rönesans’ın öğretici gücünü duyumsamakta ve geçirmiş olduğu kişiliksizlik buhranını aşma yolundadır.
Ümmet olmanın keşmekeşinden sıyrılarak, ulus olmanın onuruna erişilmiştir. Ve, Orhan Burian'ın Atatürkçülüğü nasıl algıladığını, Rönesans'la Atatürkçülük arasında nasıl bir koşutluk gördüğünü O'nun şu satırlarında görüyoruz. "………Asya'nın çocuklarını, -korkulu yollarının sonuna: kendilerine ve ulusal bütünlüklerine kavuşturan şövalye-ruh Atatürk oldu. O'nun yapıcılığı bir destandır: Bütün düzeltme, yaratma ve kurma gücüyle Rönesans Avrupa’sınınkine eş bir enerji destanı. Gücünü yaratan, istemine dayanan insan, başladığı işi başarmak gücünü gösteren bir ulus, Atatürk'ün büyük destanıdır. Ve O'na şükür olsun ki, Ege'den Çin Denizi'ne kadar bütün bir dünyayı yeniden doğuran ölmez ruh yine Türk damgasını taşıyor." Rönesans'la, O'nun düşünce dünyasındaki Atatürkçülüğün bu şekildeki koşutluğu, Türk aydınlanma devriminin özüyle ilgisi olmayan yorumlara bir anlamda nesnel bir yanıttır denebilir. Orhan Burian'ın kısacık yaşama serüveninde, birçok aydının belki de hiç ulaşamayacağı bir düşünce olgunluğuna eriştiği görülür. Somutluk, akılcılık, nesnellik, insan sevgisi, bilgelik ve alçakgönüllülük O'nun düşünce dünyasının nitelikleridir.
Orhan Burian'ın ardından yazan Mehmet Başaran; "Söze, havada kalan fikirlere karşıydı; düşündüklerini yaşıyordu." diyor. O'nun için yine, Bülent Ecevit, "İnançlarıyla, yaşamasıyla, çalışmasıyla, O'nun karakteri sanki devrimlerimizin ideal bir kompozisyonudur." diyerek hayranlığını ve saygısını dile getiriyor. Orhan Burian'ın en yakın dostu ve çalışma arkadaşı Vedat Günyol'un, O'nun ardından yazdığı şu satırlarda da, kişilik özelliklerinin nasıl bir örnek oluşturduğu görülmektedir. "………O, doğru olmayana, sureti haktan görünen her harekete, her söze "hayır" derdi. Çünkü biz bilirdik: O, bir şeye kötüdür dedi mi o yüzde yüz kötü idi. Bence, Orhan, her şeyden önce hayatında haksız olana, sahte olana "hayır" demesini bilmiş, nefsini "hayır" derneğe hak kazandıracak şekilde terbiye etmiş bir insandı."
Hiç kuşkusuz bu kadarı Orhan Burian' ın duyarlı, çok yönlü ve derinliği olan düşünce dünyasını eksiksiz olarak tanımamıza yetmeyecektir. Bütün yazdıklarının hiç unutturulmaması, gündemde tutulması insan ve toplum için her zaman yararlı olacaktır. Çünkü O'nun düşünceleri günümüzde de değerini korumaktadır.
Son olarak; "sevme" nin tanımını, "Sevmek bir hatırayı hiç ayrılmamacasına içinde yaşar tutmaktır." diye yapan Orhan Burian'a ancak şöyle bir göndermede bulunulabilir: Orhan Burian'ı gerek varlığı ile tanıyanların gerekse düşünceleri ile anlayabilenlerin O'nun anısını içlerinde yaşatmamaları olası mı? Diye soralım kendi kendimize.
KAYNAKÇA
*Şan, AYTEN. ‘Ölümünün 50. Yıldönümünde Prof.Orhan Burian Sempozyumu (5-6 Mayıs 2003)’ Haz. Zeki Arıkan. Ege Ü. Edb. Fkl. Yay. S. 65-72. 2004, İzmir
Burian, Orhan, Denemeler - Eleştiriler 1964 Çan Yayınları, İstanbul.
Burian, Orhan, Denemeler - Eleştiriler. Yayına hazırlayan: Vedat Günyol. 1993 Cem Yayınevi, İstanbul.
Ufuklar, Aylık Sanat Fikir Dergisi. Orhan Burian Özel Sayısı, 15-16, 1953 Yücel Yayınevi, İstanbul.