KÜTÜPHANECİ VE KÜTÜPHANELERİN FELSEFECİ DOSTU
ARSLAN KAYNARDAĞ *
1970'li yılların ortalarında Beyazıt Devlet Kütüphanesi'nde kütüphaneci olarak çalışmaya başladım. Kütüphane'nin Müdürü Muzaffer Gökman hemen herkesin şöyle ya da böyle çekindiği daha doğrusu tam anlayamadığı, görevini titizlikle yapan bir yöneticiydi. İşte bu nedenle, Muzaffer Gökman'ın yanına gelen, odasında beş on dakika oturan kişi sayısı da azdı. Sezgilerimle saptayabildiğim bir gerçek vardı ki, Muzaffer Gökman'ın değer verdiği insanlar sıradan insanlar değildi. Kapı komşumuz sahaflar çarşısından bir iki dükkân sahibi ile görüşen Muzaffer Gökman'ın odasına giren ve O'nunla sohbet eden Sahaf, Elif Kitapevi sahibi Arslan Kaynardağ'ı uzaktan uzağa işte böyle tanıdım. Aradan ne kadar zaman geçti bilemiyorum, sonra; ortak bir dostumuz olduğunu fark ettim. Bu dostumuz, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi Müdürlüğü'nden emekli Leman Şenalp'ti. Leman Hanım bir gün Beni ve Arslan Kaynardağ ile eşi İlter Hanım'ı evine davet etti. Ev ortamında yaptığımız söyleşi ile Arslan Kaynardağ'ı daha iyi tanıma şansım oldu. Değerli iki dost daha kazanmıştım. O günden sonra Elif Kitapevine ara sıra uğramaya başladım. Ve O'nun sadece para kazanmak için kitap satışı yapmadığını fark ettim. Geçimini sağlamak için yaptığı işi hem bir zevk haline getirmiş hem de kitabı insanlara sevdirmenin inceliklerini davranışlarının bir parçası haline getirmişti. İyi bir kitap uzmanıydı.
Zamanla, Elif Kitapevi Bana bir okul izlenimi vermeye başladı. Bir de ne zaman gitsem önemli bir kişiyle karşılaşıp tanışma olanağı buluyordum. Kaynardağ'ın dostları da güzel insanlardı. Elif Kitapevi düzeyli sohbetlerin yapıldığı aydınlık ve insanın içini ısıtan sıcacık bir ortamdı. Kitap alacağım zaman, Kaynardağ mutlaka bir öneride bulunur, önerdiği kitap, okunmadığı zaman eksikliği duyulacak bir nitelikte olurdu. Kısacası O'nun bilge yanından payıma düşeni almaya başlamıştım. Çalışmalarımla ilgili karşılaştığım güçlükler ya da fikrini almak gereğini duyumsadığım her konuda Beni sabırla dinlemesi ve akılcı bir yaklaşımla yol göstermesi benim için hep rahatlatıcı olmuştur. Daha sonra bir gün O'nunla eşi İlter Hanım'ı evimde konuk etme şansım oldu. O günün aradan yıllar geçmesine rağmen unutamadığım bir anısı var. Sanıyorum kızım Aslı 8-9 yaşlarındaydı. Arslan Kaynardağ kızımla bir büyük insanla konuşur gibi konuştu ve O'na "Aslı sen, belli ki akıllı bir kızsın, büyüyünce ne işle uğraşırsan uğraş ama bisiklete binmeyi, bir müzik aleti çalmayı ve bir yabancı dili muhakkak öğren" dedi. Aslı'nın yaşındayken Bana da biri bunları söyleseydi diye geçirdim içimden.
Kişilik olarak bu şekilde tanıdığım ve dostluk kurduğum Kaynardağ'ı yazdıklarıyla, bir felsefeci olarak düşünceleriyle felsefeye yaptığı katkılarıyla da tanımaya, anlamaya ve öğrenmeye çalıştım. Bir kitap ve kütüphaneci dostu olduğunu gördüm. O, çalışma hayatıyla Felsefe'nin tarihçisi, derleyip toparlayıcısı, yol gösterici si. Bütün yaşamı boyunca önce düşünce üreten, düşündüklerini yazarak, anlatarak paylaşan ve toparlayıp somut bir yapıta dönüştüren sabırlı bir emekçi ve kendi dünyasının kahramanıydı.
Başlangıçta zorluklarla dolu yaşamını ağırbaşlı üretkenliği ile zaman içinde düzene koyarak insanlara ve topluma yararlı olmuştur.
Kaynardağ'ın çalışmaları birkaç başlıkta özetlenebilir. Öncelikle ele alınması gereken Felsefeci yanıdır. Üniversitede felsefe okumuş, okumak la kalmayarak felsefeyi yaşamının her yönünde uygulamaya geçirmiştir. Felsefeci olarak yazdığı yazılar, kitaplar, O'nunla bu konuda yapılan söyleşiler, kendisinin felsefecilerle yaptığı söyleşiler derli toplu bilgi kaynakları şeklindeki yayınlardır. Felsefeci olarak yaptığı çalışmalar yazdıklarıyla sınırlı değildir. 1977 yılından beri Türkiye Felsefe Kurumu üyesidir. Kaynardağ'ın önerisiyle Felsefe Kurumu'nun sadece Ankara'da yapılan etkinlikleri İstanbul'da da yapılmaya başlanmıştır. Ve yapılan seminerlerde seçtiği konular ele alınmaktadır. Kurumun Ankara'da yayımladığı aylık bültenin her sayısına eski ve yeni felsefe kitapları ile ilgili yazılar yazmıştır. Kitapları ve seminerlerde sunduğu bildiriler kurum yayınları arasında çıkmıştır. Harran'da birincisi yapılan "Dünya Felsefe Günü" düşüncesini kurumda ortaya atan Kaynardağ olmuştur. Felsefe Kurumu Başkanı Prof. Dr. İonna Kuçuradi bunu daha sonra bir öneri olarak UNESCO'ya götürür. Ve kabul edilir bu öneri, şimdi her yıl kasım ayında etkinliklerle kut1anmaktadır.
Felsefenin günlük yaşantımızdaki işlevini herkesin anlayabileceği bir anlatımla açıklar Kaynardağ, hiç dolaştırmadan. Şöyle ki; "Felsefe, insanı düşünce, bilgi ve kültürün önemli yönleri üzerinde bilgilendirip aydınlattığı gibi, kavramları sorgulamayı da öğretir. Bildiğimizi sandığımız kavramların çoğunu bilmediğimiz, felsefe yaparak ortaya çıkar. Önemli olan, insanı kişi ve özne haline getirmek, nesne olmaktan, sürüleşmekten kurtarmaktır." Bu somut anlatımın, gerçekleri ne kadar yansıttığı gün gibi ortadadır.
Bir felsefeci, bir aydın olarak eğitimin de ne kadar önemli olduğunun bilincindedir. Kendisiyle yapılan bir söyleşide "Eğitimin üzerinde ne kadar durulsa azdır. O insanın temel haklarından biridir; sözde kalmamalıdır. Eğitim öğretimle bitmez, onun ötesinde bir şeydir. İnsanı kişi yapma sürecidir. Eğitimle insan oluruz." diyerek Türkiye'de yaşanan bir kavram kargaşasına açıklık kazandırmaktadır. Ve ne yazık ki; düşmemize ramak kalan bir tuzağı da şöyle anımsatmaktadır; "Ortaçağın kalıntıları önümüze hala tuzak olarak çıkabilir, dikkat etmeliyiz." der.
O'na göre insanlığın eğitimsiz ve yoksul bırakılması suçtur. Bunun ne kadar büyük bir suç olduğu gittikçe daha iyi anlaşılacaktır. Eğitimin tam olarak devreye girmesi, insancı sivil toplum örgütlerinin gelişip güç kazanması ve seslerini yükseltmesi ile gerçekleşir. Her şey bilinçlenmeye bağlı. Aydınlanmacı bir felsefecinin herkesin kolayca algılayabileceği somut görüşleridir bunlar. Kaynardağ'ı felsefeci olarak incelemek ve yazmak bir tez konusu oluşturabilecek kadar derinliği olan geniş yelpazeli bir çalışmayı gerektirir.
Elli yılı aşkın kitapçılığı olan Kaynardağ'ın bu işi nasıl özenli ve duyarak yaptığına değinmeden geçmek olmaz. Sahhaf1ar çarşısı, O'nun için bir inceleme konusu olmuştur. Yaşayarak öğrenmiştir, çarşıya ait ne varsa, insanları, kitapları, çarşının tarihini iyi gözlemlemiştir. Çeşitli yazılarında sahhaf1ar çarşısını inceleyerek orada tanıdığı her olguya bir anlam yüklemiştir, tinsel bir değer katmıştır denebilir. Çarşıya ait kavramların tanımını, tanınmış kitapçıların kişilik çözümlemesini yapmıştır. O'nun çarşı ile ilgili yazıları hiç kimsenin not etmediği ama gerçeklerin gizli olduğu ayrıntıları içermektedir. Kitap ticaretiyle ilgili bilgileri Evliya Çelebi'ye kadar uzanmaktadır. Sahaflığın bir yaşam biçimi olduğunu ve temel kültürü olmayan, kitap sevmeyen, okumayan bir kimsenin bu mesleğe girmemesi gerektiğini söylemektedir. O'nun dükkânı olan Elif Kitabevi Reşat Ekrem Koçu'nun İstanbul
Ansiklopedisi'nde bir madde olarak yer almıştır. Kaynardağ'ın kitapçılığı sahhaf1ar çarşısında fark yaratmıştır.
Edebiyatımıza girmiştir Elif Kitabevi, Emre Kongar "Hoca Efendi'nin Sandukası" adındaki romanında, konuyla ilgili belgeyi bulanın ve kendisine veren kişinin Kaynardağ olduğunu yazar. Turhan Selçuk da Abdülcanbaz'ın iki romanında O'na ve Elif Kitabevine yer verir.
Kaynardağ' ın yayıncılığı kendine özgü bir nitelik içerir. 1960'ta Elif Yayınları adıyla bir dizi kitap yayınına başlar. 43 sayı yayınladığı "Kitap Belleten" dergisinin ilk sayısı da yine o yıl çıkmıştır. Bu dergi, kitap, kitapçılık, bibliyografya ve biyografı dergisi olarak önem taşıyan bir yayındır, dergide yazarlarla söyleşiler yapılmıştır. Devrim konusuna, basın tarihine ayrılmış özel sayıları vardır. Akademisyenler, kütüphaneciler ve kitapseverler dergiye yazı yazmışlardır. Bunlar arasında, bugün yazın dünyamızın önemli adları olan, ama o zaman daha bu işin başlangıcında olup, henüz adı sanı olmayan edebiyatçılarımız yer alır. Öyle sanıyorum ki, Kaynardağ "Kitap Belleten" dergisinde, işin başlangıcında olan bu kişilere fırsat tanıyarak onları yüreklendirmiş, bugünkü yerlerinde olmalarına katkıda bulunmuştur. Kaynardağ'ın az bilindiğini sandığım böylesine bir eğitimci yanı vardır ve pek çok kimse bundan ararlanmıştır. "Kitap Belleten" dergisini kitapçılık tarihi ile ilgilenenlerin görüp incelemesi gerekir. Her sayıda yeni yayınların bibliyografyası konu başlıkları altında listelenmiştir. Kaynardağ'ın bunu düşünmesi kütüphanecilik bilincinin olması ile yakından ilgilidir.
O'nun kütüphanecilik bilinci salt bibliyografya yapmakla sınırlı kalmış bir bilinç değildir. 2002 Haziran'ında Urfa Harran Üniversitesi'nde gerçekleştirilen "Felsefe etkinlikleri" programında sunduğu "Felsefe iletişiminde Kitabın ve Kitaplığın Yeri" başlıklı bildirisinde bu bilincin felsefi hangi temel bilgilere dayandığını anlatıyor.
Ve yazının bilinçlenme olayına katkısını, kitabın ve okumanın önemini ve olmazsa olmazlığını vurgulayarak aydınlanma tarihindeki işlevini eksiksiz bir biçimde veriyor. "Şöyle bir soru soralım” diyor: "Ömründe kitap okumamış insan felsefe yapabilir mi? Yaparım diyen bir kimse ortaya çıksa bile, onun yaptığı ne ölçüde felsefe olur?" Ve "Kısaca verilecek yanıt şudur: Felsefe kitabı okumadan felsefe yapılamaz." Bu gerçek O'nun da dediği gibi özellikle zamanımızda iyice belli olmuştur. Bir şey daha var: Felsefeci bir kültür insanıdır, düşünürleri bilmesi gerektiği gibi, sanat yapıtlarından, tarihten, sanat ve bilim olaylarından da haberdar olmalıdır. "Bu iletişimi sağlayacak şey yine kitaptır, kitap kültürüdür." tümcesi ile felsefe ve felsefeciliğin kitap ve okumayla ilgisini özetliyor. Ve kitaplık sorununun konuyla bağlantısını çok iyi vurgulayan şöyle bir tümceyle sürdürüyor düşündüklerini "...kitaplık dediğimiz yer, yukarıda anlatmak istediğim bütün o birikimin, iletişim hareketinin topluca görülebildiği bir merkez, bir odak noktası olma özelliğini kazanıyor." Ve birbirini tamamlayan öğeleri sıralıyor: kitap, kitaplık ve dershane, kitaplık ve araştırmacı, profesör, öğretmen ve kitaplık görevlisi.
Kitaplıkların işleyişi konusunda da bir kütüphaneci kadar bilgisi olduğu görülüyor. Türkiye'deki kitaplıkların okuyucu hizmetlerinde zorlandıkları, üniversite kütüphanelerinin durumu ile ilgili gerçekler Kaynardağ tarafından iyi biliniyor. Bildiri, dil konusu ve yayın konusu, filozoflar, düşünürler ne diyor? Kant'ın yaşamı, kurumlaşan bir meslek, okuyucuya sağlanan olanak ve bilinçli bir kitapsever ara başlıkları ile devam etmektedir.
Bu başlıklar altında ünlü düşünürlerin okuma, kitap ve kitaplık konuları ile ilgili görüşlerinden, bu kavramların yaşantılarındaki yerinden, derli toplu başka kaynaklarda kolayca bulunamayacak örnekler kronolojik olarak veriliyor. İsa'dan sonra 85 yılında öldüğü söylenen filozof Seneca'dan 10. yüzyıl İslam düşünürü Zekeriya Razi'den, 11. yüzyılda yaşamış İbn-i Sina'dan, Descartes'e, aynı zamanda bir kütüphaneci olan Leibniz'e, İspanyalı Ortega Y Gasset'e kadar pek çok düşünürün kitap ve kütüphanecilik konularındaki düşüncelerini Kaynardağ'ın bu bildirisinde buluyoruz. Çağına damgasını vuran yazarların da kitap ve kütüphanecilikle ilgili görüşlerini, konunun önemini su yüzüne çıkaran anekdotlarını O'nun araştırmasından öğreniyoruz.
İşte bunlardan birkaç örnek. Umberto Eco, yazılarında, hatta romanlarında "kitaplık" temasına sıkça yer vermektedir. Özellikle Bibliotek (Kitaplık) adındaki denemesi, bu kavrama değişik bir çağdaş yaklaşım, esprilerle dolu ince bir eleştiri getirmektedir. Ünlü yazar ve şair Borges, kitaplık müdürlüğü yapmıştır, bir şiirinde de şu dizeler yer alır;
“Ve cenneti düşledim,
Bir kitaplık içinde.”
Yani kitaplık O'nun için bir cennettir. J.P. Sartre içinse kitaplık bir tapınaktır. Kaynardağ, araştırmasında bu bağlamda Türkiye'den de örnekler veriyor. İÜ. Felsefe kitaplığının tarihi gelişimini, felsefe bölümüne sağladığı yararları anlatıyor. Hocası Macit Gökberk'in bu konuya ciddiyetle yaklaşımını ve kütüphane görevini bir etik eylem olarak değerlendirdiğini öğreniyoruz. Felsefe profesörü Nermi Uygur'un kitap sevgisini yine Felsefe profesörü Betül Çotuksöken'in kütüphaneciliğini ve konuya bakış açısını incelikleriyle anlatmaktadır. Bildirisinin sonunda düşüncelerini şu şekilde özetlemektedir;
“Felsefe dünden bugüne, bugünden yarına sürüp gidiyorsa, bunu oluşturan düşüncelerin temelinde okumalar vardır. Felsefe tarihi bir iletişim tarihidir. Bu iletişimi, buradaki süreci sağlayan başlıca araç ise kitaptır.”
Arslan Kaynardağ'ın bir de koleksiyoncu yanı var. Değişik konulardaki belgeleri toplamak ve özenle saklamak yeri geldiğinde değerlendirmek, ilgi duyanlarla bunları paylaşmak tutkulu yaşamının bir başka yönü. Bunlar; Eski ve yeni yazı alfabeler, atasözü kitapları, Nasrettin Hoca kitapları, Cep Kitapları, Shakespeare konusunda Türkiye'de basılmış kitaplar, Kurtuluş Savaşı ve Atatürk ile ilgili halk resimleri, kartpostallar, eski fotoğraflar vb. Bunları Türk-Alman Kültür Merkezi, İstanbul Edebiyat Fakültesi, Atatürk Kültür Merkezi, Taksim Atatürk Kitaplığı ve Topkapı Sarayı gibi yerlerde sergiler açarak değerlendirmiştir.
Kaynardağ, bu güzel uğraşısını halen sürdürmekte olup, geçtiğimiz yıl İstanbul Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesi'ne kitap, kütüphane ve kütüphanecilikle ilgili yüz yirmi adet resim, fotoğraf ve kartpostal niteliğindeki özel koleksiyonunu bağışlamıştır. Bu belgeler değerlendirilerek açılan "Resimde, Fotoğrafta, Karikatürde Kitap ve Kütüphane" sergisi büyük bir beğeni ve ilgiyle halen izlenmektedir.
Felsefe ile ilgili pek çok etkinliğe konuşmacı olarak katılan Kaynardağ, kütüphanelerde de konferanslar vermiştir. İstanbul Edirnekapı Halk Kütüphanesi'nde yönetici olarak çalıştığım yıllarda önerimi hemen kabul ederek 26 Mart 1990'da "Türkiye'de Kitapçılık Tarihine Genel Bakış" konulu bir konferansının ne kadar ilgiyle izlendiğini bugün gibi anımsıyorum.
Daha sonra Beyazıt Devlet Kütüphanesi 'nde ve Orhan Kemal İl Halk Kütüphanesinde de konferans ve panellere konuşmacı olarak katıldı.
Kaynardağ'ın evinde ortalama büyüklükte bir halk kütüphanesi dermesine eşit ama çok daha nitelikli olduğunu düşündüğüm bir kütüphanesi bulunuyor. Bu kütüphaneyi yaklaşık otuzbin kitap ve çeşitli özel belgeler, resimler, özel tutulmuş notlar, binlerce imzalı özel armağan niteliğindeki yayınlar, paha biçilemeyecek bir bilgi hazinesi oluşturuyor. Kaynardağ'ın zaman zaman çeşitli kütüphanelere yapmış olduğu kitap bağışları olmasına rağmen bu kültür hazinesi hiç eksilmemiş ve giderek büyümekte.
O, okumaya, araştırmaya, düşünce üretmeye, yazmaya ve bunları paylaşmaya, çevresini aydınlatmaya devam ediyor. Kökü oldukça derinlerde ulu bir çınar gibi, dimdik ayakta, boşuna zaman öldürenlere ders verircesine, yaşamak kavramının içini tam anlamıyla doldurarak yaşıyor.
* Arslan Kaynardağ'a armağan : Türkiye'de felsefenin kurumlaşması. İzmir : İlya İzmir Yayınevi, 2006. s.197-204